Bir okulun önünde öğretmenler yan yana gelerek fotoğraf çektiriyorlar.
Kadınlar, erkekler, gençler ve daha olgun olanlar…
Takım elbise giymiş, döpiyesler içinde düzgün taranmış saçlarıyla ciddi ama gururlu ifadelerle duruyorlar.
Fotoğraf siyah beyaz. Ancak anlattığı hikâye kesinlikle renksiz değil.
“O güzel insanlar, o güzel atlara binip çekip gittiler…”
Belki bu öğretmenlerin atları yoktu. Belki çoğu okula yürüyerek gidiyordu. Belki de kışın ısınmayan sınıflarda ders veriyor, lojmanlarda kalıyor, maaşını bekliyor ve bir çift ayakkabıyı yıllarca giyiyordu.
Ama yine de sahip oldukları bir şey vardı:
Bir memleket meselesi vardı.
Öğretmen yalnızca ders anlatmıyordu.
1960’ların Anadolu’sunda öğretmen olmak, günümüzdeki anlamıyla sadece bir meslek sahibi olmak değildi.
Öğretmen birçok yerde kasabanın okuma yazma bilen, soru soran ve sorgulayan kişisiydi. Çocuğu okutmakla kalmazdı; veliyi ikna ederdi. Köylünün dilekçesini yazardı. Gazete getirirdi. Kitap önerisinde bulunurdu. Tiyatro etkinlikleri düzenlerdi. 23 Nisan’ı, 19 Mayıs’ı ve Cumhuriyet Bayramı’nı kasabanın ortak meseleleri haline getirirdi. Kız çocuklarının eğitime devam etmesi için ailelerle görüşürdü.
Bazen sağlıkçı, bazen rehber ya da arabulucu olurdu. Devletin ulaşamadığı yerlerde devletin yüzüydü.
Cumhuriyetin en büyük iddialarından biri onun omuzları üzerindeydi:
Bir çocuğun doğduğu yer, kader olmamalıydı.
Sivrihisar’daki bu fotoğrafa baktığımda gördüğüm tam olarak bu. Sadece bir öğretmen grubu değil; eğitim yoluyla bir ülkenin kendisini değiştirebileceğine inanan insanları görüyorum.
Ellerinde teknoloji yoktu ama yönleri vardı.
Akıllı tahtaları yoktu; tabletleri yoktu; yapay zekâları yoktu; dijital içerik platformları ya da ölçme analitiği sistemleri yoktu.
Bugün eğitim dünyasının vazgeçilmez araçlarından hiçbirine sahip değillerdi.
Ama belki bizim giderek kaybettiğimiz başka bir şeye sahiptiler: Yön duygusuna.
Neden öğretmen olduklarını biliyorlardı. Okulun neden var olduğunu anlıyorlardı. Bir çocuğu eğitmenin yalnızca o çocuğun sınav başarısını artırmak olmadığını biliyorlardı.
Çünkü eğitim onlar için sadece üst okula geçiş sistemi değil, aynı zamanda toplum inşa etme meselesiydi.
Fakat bugün elimizde onların hayal bile edemeyeceği teknolojiler mevcut. Ama bazen daha temel bir sorunun cevabını bulamıyoruz:
Biz bu çocuklara neden eğitim veriyoruz?
Daha sonra her şey değişti
Öğretmenin toplum içindeki yeri yavaş yavaş değişmeye başladı.
Öğretmen önce “devlet memuru” haline geldi. Sonra “eğitim çalışanı”. Ardından performansı değerlendirilen profesyonel oldu ve en son olarak veli memnuniyetinin muhatabı oldu.
Sınav sonuçlarının sorumluluğunu üstlenmek zorunda kaldı.
Özel okullarda müşteri beklentileriyle, devlet okullarında ise ağır bürokrasiyle sıkıştı.
Ardından dijital platformlar devreye girdi ve şimdi yapay zeka geliyor.
Ve insanlığın tuhaf özelliği yine ortaya çıkıyor: Her yeni teknoloji geldiğinde önce insanı nasıl güçlendireceğimizi düşünmek yerine, insanın hangi işlerini teknolojiye yaptırabileceğimizi konuşuyoruz.
Öğretmenlik de bu durumdan etkileniyor.
“Yapay zeka öğretmenin yerini alır mı?”
Belki de yanlış soru budur.
Asıl soru şu olmalı:
Öğretmen yeniden öğretmen olabilir mi?
Çünkü öğretmen bilgi aktaran biri değildir.
Eğer öğretmenliği bilgi iletimi olarak tanımlarsak geçmiş olsun. Bu yarış çoktan sona ermiştir.
Bir yapay zeka sistemi dünyanın tüm öğretmenlerinden daha fazla bilgiye ulaşabilir; istediğiniz kadar tekrar açıklama yapabilir; kişiselleştirilmiş sorular hazırlayabilir; ödev kontrol edebilir; çeviri gerçekleştirebilir hatta öğrencinin seviyesine göre ders anlatabilir.
Ancak eğitim asla sadece bilgi aktarımı olmamıştır.
O fotoğraftaki insanların değerini belirleyen şey de bildikleri bilgi miktarı değildi; onların asıl gücü bir çocuğun hayatına tanıklık etmeleridir.
Çocuğun gözündeki korkuyu görmek; yapabileceğine inanmadığında ona güvenmek; hata yaptığında doğru yolu göstermek; merakını uyandırmak; eline bir kitap vermek; hayatında hiç duymadığı bir olasılığı ona sunmak.
Ve bazen sadece:
“Sen yapabilirsin.”
demek.
Bunun algoritması henüz oluşturulmadı ve umarım hiçbir zaman sadece algoritmaya bırakılmaz.
Fotoğraftaki insanların çoğu artık hayatta olmayabilir.
İsimlerini bilmiyorum.
(Hangisinin matematikçi, hangisinin edebiyatçı ya da tarihçi olduğunu da bilmiyorum.)
(Belki fotoğraftaki genç öğretmenlerden biri o dönemlerde mesleğinin ilk yıllarındaydı.)
(Belki yüzlerce öğrenci yetiştirmiştir.)
(Belki öğrencilerinden biri doktor oldu.)
(Diğer biri mühendis veya çiftçi oldu.)
(Başka biri ise kendisi gibi bir öğretmendi.)
(Belki biri hayatının herhangi bir döneminde kendi çocuğuna şöyle dedi:)
“Benim bir öğretmenim vardı…”
- Aynı zamanda gerçek etkisini ölçmek oldukça zordur çünkü genellikle sonuçlarını yıllar sonra görebilirler.
- Bazen birkaç cümle söyleriz ama unuturuz ama çocuklar asla unutmaz.
- Bazen öneride bulunuruz fakat o kitap belki de bir hayatın yönünü değiştirebilir.
- Bazen güven veririz ama çocuk yıllar sonra kendisine güvenmeyi öğrenir.
Eğitimin en güzel ve acı yanı da budur:
tohum eken kişi ağacın gölgesinde çoğu zaman oturamaz.
Peki biz neyi kaybettik?
Geçmişi romantikleştirmenin anlamı yoktur çünkü 1960’ların Türkiye’sinin yoksulluğu, eşitsizlikleri ve sorunları mevcuttu ve eğitim sistemi kusursuz değildi ayrıca öğretmenlerin yaşam koşulları oldukça zorlayıcıydı.
Ama o dönemin eğitim anlayışından bugüne taşımamız gereken çok değerli bir fikir bulunmaktadır:Öğretmelik toplumsal bir sorumluluktur şeklindeki düşüncedir.
Bir ülke eğer öğretmeni yalnızlaştırıyorsa geleceğini tehlikeye atmaktadır demektir.
Eğer kamu çalışanını itibarsızlaştırıyorsa bilgiyi de itibarsızlaştırmaktadır demektir.
Eğer yalnızca müfredata odaklanıp sınav için öğrenci hazırlayan ve form dolduran çalışan haline dönüştürüyorsa okul ruhunu kaybetmektedir demektir.
Çünkü iyi eğitim sistemlerinin merkezinde binalar yoktur.
Teknoloji yoktur.
Müfredat bile yoktur.
Düzgün öğreticiler vardır!
Belki yeniden başlamamız gereken nokta burasıdır.
Günümüzde kuantum bilgisayarlarından bahsediyoruz.
Yapay zeka ajanlarını konuşuyoruz.
Kişiselleştirilmiş öğrenme yöntemlerini sanal gerçeklikte nöroteknolojiyi tartışıyoruz.
Konuşmalıyız tabii ki.
Fakat geleceğin okulunu 1960 modeline döndürmek çözüm değildir.
Ancak geleceğin okulunu oluştururken 1960’lardaki o öğretmenin gözündeki anlam kaybolursa elimizde çok gelişmiş teknoloji ile donatılmış ama neden var olduğunu unutan okullar kalacaktır.
Belki geleceğin eğitmeni daha az bilgi aktaracak.
Daha az ödev kontrol edecek.
Daha az sınav hazırlayacak.
Bunların önemli kısmını makineler gerçekleştirecek.
Ama eğitmenin çok daha önemli başka görevleri olacak:
Çocuğun merakını koruyacak.
İnsan ilişkileri kuracak.
Eleştirel düşünmeyi geliştirecek.
Vicdanı, sorumluluğu ve muhakemeyi besleyecek.
Çocuğun kendi hayatının anlamını bulmasına yardımcı olacaktır.
Kısacası eğitici yeniden insan yetiştirecek!
O güzel insanlar…
Şimdi fotoğraf karelerine tekrar bakıyorum.
Sivrihisar’da 1960’lı yıllarda çekilmiş olan bu görüntüde birçok kişi bulunuyor.
Muhtemelen o gün fotoğraf çekilirken hiç kimse altmış yıl sonra bazı kişilerin bu kareye bakarak eğitim üzerine düşüneceğini tahmin etmiyordu.
Zaten gerçek eğitimin tuhaflığı biraz da burada yatıyor.
Ne yaptığınızın nereye ulaşacağını asla tam olarak bilemezsiniz.
Bir çocuğa dokunursunuz.
O çocuk başka bir insana dokunur.
O insan başkasına dokunur…
Ve zaman geçer.
Öğretmenin gitmesiyle birlikte okul değişir.
Bina değişir.
Sınıflar değişir.
Kitaplar değişir.
Ülke değişir..
Ama onun söylediği cümlelerden biri hala yaşamaya devam eder.
Belki bu yüzden aslında öğretmeler hiçbir zaman tamamen gitmezler.
O güzel insanlar o güzel atlara binip uzaklaştılar…
Ama bize hâlâ cevaplamamız gereken önemli bir soru bıraktılar:
Biz çocuklarımıza nasıl bir dünya bırakacağız değil;
O dünyayı daha iyi hâle getirme potansiyeline sahip nasıl bireyler yetiştirmeliyiz?
Teknoloji değişebilir
Meslekler dönüşebilir
Okullar evrilebilir
Hatta bildiğimiz dünyanın büyük bölümü bile farklılaşabilir.
Ama insanın diğer insanlara umut olma ihtiyacı asla değişmeyecektir!
Ve eğitimin özü bütün teknolojilerin ötesinde işte budur.
Bilgelik Yorumu
Bilgi kuşaktan kuşağa aktarılabilir ancak bilgelik yalnızca insanların birbirlerinin hayatına dokunduğu yerde doğar!
Belki geçmişteki öğretilerden gelecekteki okula taşıyacağımız en önemli miras budur:
Daha çok bilen çocuklardan ziyade bildiğiyle daha iyi bir dünya inşa edebilecek bireyler yetiştirmek!
Kayhan Karlı
YÖMEV Başkanı
Instagram | YouTube | LinkedIn p >
< p >< em > Bu makalede ifade edilen görüş ve yaklaşımlar tamamen yazarlara aittir ve Onedio’nun editöryal politikasını yansıtmayabilir . ©Onedio em > p >
div >
div >
__SABIT_LINK_1__